Mondros Mütareke hükümlerine göre; İtilaf devletleri, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarıyla Toros tünellerini işgal edecekti (md:1,10). Osmanlı suları ve Karadeniz’de bulunan torpiller gösterilecek ve temizlenecekti (md:2,5). İtilaf Devletleri’ne mensup savaş esirleri ve Ermeni esir ve tutuklular derhal teslim edilecek (md:4), Osmanlı Ordusu terhis edilecek, eldeki silah ve mühimmat teslim edilecek, küçük gemiler dışında donanma İtilaf Devletleri gözetimine bırakılacaktı (md:5,6). Kuzeybatı İran ve Kafkasya’daki Osmanlı kuvvetleri savaştan önceki sınırlara çekilecek, güneydeki ateşkes sınırları dışındaki Osmanlı kuvvetleri derhal İtilaf kuvvetlerine teslim edilecek (md:11,16, 17) ve bütün haberleşme ağı İtilaf memurlarının kontrolüne bırakılacaktı (md:12). Antlaşmanın en ağır maddesi ise İtilaf Devletleri’ne “güvenliği tehdit edecek bir durum ortaya çıktığında” ülkenin dilediği yörelerini işgal imkânı tanıyan ve Osmanlı Devleti’nin hükümranlık hakkını fiilen bitiren yedinci maddesi idi.

Öte yandan, 24. maddeye göre; 6 vilayette (Vilayet-ı sitte: Osmanlı dönemi idari taksimatında Van, Elazığ, Diyarbakır, Erzurum, Sivas ve Bitlis, vilayetleri; günümüzde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun hemen tamamını içine alan coğrafya) karışıklık çıktığı takdirde bu vilayetlerin herhangi bir kısmı işgal edilebilecekti. Aslında bu maddenin arkasında “Şark Meselesi”nin hedeflerinden biri olarak İtilaf Devletleri’nin Doğu Anadolu Bölgesi’nde bir Ermeni Devleti kurma niyetleri saklı bulunuyordu. Nitekim ateşkesin İngilizce metninde söz konusu 6 vilayetten altı Ermeni Vilayeti olarak bahsedilmişti. Dolayısıyla Mondros mütarekesi Türklerin Avrupa yakasına geçmelerinden itibaren başlayan ve son dönemde şark meselesi olarak adlandırılan Türkleri Asya’nın içlerine geri göndermek projesinin uygulamaya konmuş olması demektir.

Mütarekenin imzalanmasını takiben hemen her tarafta özellikle işgal tehlikesi bulunan yörelerde, genel adı Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri olan millî teşkilatlar kurulmaya başlandı. Millî Mücadele hareketinin zeminini oluşturacak olan ve zaman içinde hemen her il ve ilçede bazen farklı isimlerle kurulan bu cemiyetler mahalle ve köylere varıncaya kadar teşkilatlanmış idiler. “Müdafaa-i Hukuk” kavramından da açıkça anlaşılacağı üzere, bu teşkilatlanma hareketi, savunma amaçlı olup her şeyin başında hür ve bağımsız yaşama hakkını, vatanı koruma gayesini taşıyordu.

Atatürk’ün Nutuk’ta bahsettiği bu cemiyetlerin yanı sıra, işgaller ve özellikle İzınir’in işgalini müteakip, işgal tehlikesine yakın yerlerden başlamak üzere, Anadolu’nun hemen her il ve ilçesinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmuştur. Sivas Kongresi kararları çerçevesinde tek bir çatı altında toplanan bu cemiyetler içinde Anadolu kadınları da teşkilatlanmaya gitmişlerdi. Türk tarihinin bütünlüğü içinde baktığımızda, Bacıydn-ı Rum Anadolu’nun vatan olmasında ne yapmışsa, Anadolu Kadınları Mudafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin de Anadolu’nun vatan kalmasında aynı şeyi yaptığını rahatlıkla ifade edebiliriz.

Çabaları hem ülkeye hem de dünyaya duyurmak gerekliliğinden hareketle bütün milleti içine alacak millî bir kongrenin toplanmasını gerekli gören Mustafa Kemal, 21-22 Haziran gecesi bir genelge hazırladı. Amasya Genelgesi şu esasları taşıyor idi;

  1. Vatanın ve milletin istiklali tehlikededir
  2. İstanbul Hükümeti üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini gereği gibi yerine getirememektedir, bu durum milletimizi yok olmuş göstermektedir.
  3. Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
  4. Milletin içinde bulunduğu durum ve şartlara göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle cihana duyurmak için her türlü etki ve denetimden uzak millî bir kurulun varlığı zarurîdir.
  5. Anadolu’nun her bakımdan en güvenli yeri olan Sivas’ta millî bir kongrenin acele toplanması kararlaştırılmıştır.
  6. Bunun için bütün illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir.
  7. Her ihtimale karşı bu meselenin millî bir sır halinde tutulması ve temsilcilerin lüzum görülen yerlerde seyahatlerini kendilerini tanıtmadan yapmaları lazımdır.
  8. Doğu İlleri adına 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse, Erzurum Kongresi üyeleri de Sivas Kongresi’ne katılmak üzere hareket edecektir.

Türk İstiklal Savaşı’nın ve inkılap tarihinin çok önemli bir belgesi sayılan Amasya Genelgesi’nde, İstiklal Savaşı’nın gerekçeleri ve yöntemi ortaya konmuştur. “Mille-tin istiklalini yine milletin azim ve kararının kurtaracağı”, “milli heyet”, “milli bir kongre’den bahsedilmesi, millî iradeye yani demokrasiye dayalı yeni bir yapılanmanın ve gelişmelerin habercisi olarak da karşımıza çıkıyor. Bu bakımdan, söz konusu belge, Millî Mücadele tarihinin önemli bir belgesi olmakla birlikte Türk Demokrasi Tarihi açısından da ayrı bir değer taşımaktadır. Türk Milleti çaresiz kaldığı böyle bir ortamda, ülkenin hemen her yerinde kendiliğinden gönüllü milis kuvvetler oluşturarak silahlı savunma iradesini ortaya koydu. Millî Mücadele tarihimizde “Kuvâ-yı Milliye olarak adlandırılan bu silahlı gönüllü kuvvetlerin teşekkülünde, bazı yöneticilerin ve subayların önemli rolleri oldu. Osmanlı Genelkurmayı’nın da desteğiyle Düzenli Ordu’ya geçiş zamanına kadar yani Ekim-Kasım 1920’ye kadar aşağı-yukarı 1,5 yıllık sürede, işgallere karşı koyan belki de tek güç “Kuvâ-yı Milliye” idi. Öncelikle işgal tehlikesine yakın yerler olmak üzere hemen ülkenin her tarafından teşekkül eden bu kuvvetlere; “kuvâ-yı milliye”, “müfreze”, mücahidîn”, “gönüllü”, “alay”, “millî tabur”, “millî bölük” gibi isimler verilmiştir. Düzenli orduya geçişle birlikte bu kuvvetlerin bir kısmı düzenli ordu içine alınırken bazıları da kendiliğinden dağılmıştır.

Mondros Mütarekesi’nin ilgili hükümlerine göre dağılmayan tek ordu, Kâzım Karabekir Paşa’nın komutasındaki 15. Kolordu idi. Karabekir Paşa, bölge üzerinde Erivan merkezli Ermenistan’ın emellerini bildiğinden askerlerini terhis etmemiş ve savunma tedbirleri almaya başlamıştı. Bilindiği üzere, Şark meselesi çerçevesinde İtilaf devletlerinden destek gören Ermeniler, I. Dünya Savaşı sırasında Ruslarla iş birliği içinde Doğu Anadolu’da bazı yerleri işgal etmiş, Türk-Müslüman köy ve kasabalarını yakıp yıkmışlardı_ Ermeniler’in bu emelleri doğrultusunda, saldırılarının ve baskılarının artması üzerine 9 Haziran 1920’de TBMM “seferberlik” ilan etmiş ve 15. Kolordu, Şark Cephesi Komutanlığı’na çevrilmiştir. Oltu’yu işgal edip saldırılarına artıran Ermenilere karşı Kâzım Karabekir Paşa komutasında taarruza geçen Türk ordusu 28 Eylül’de Sarıkamış, 50 Ekim’de Kars’ı işgalden kurtarıp 7 Kasım’da Gümrü’ye girmiştir. Türkiye açısından Ermeni meselesini kapatan ve TBMM’nin ilk askerî başarısı olan Gümrü Antlaşması ile 1878’den itibaren Rus işgalinde kalan Kars ve havalisi geri alınarak Türkiye’nin Doğu sınırları güvenlik altına alınmış oldu. Böylece, Doğu’daki kuvvetlerimizin Yunan kuvvetlerine karşı kaydırılma imkânı da doğmuş oldu. Bu antlaşmadan hemen sonra TBMM Gürcistan’a bir nota vererek bir Türk yurdu olan üç sancağın (Kars, Ardahan, Batum) Türkiye’ye iadesini istedi. Görüşmeler sonunda Gürcü hükümeti bu sancakları Türkiye’ye bırakmak zorunda kaldı. Ancak kısa bir süre sonra Bolşevik Rusya’nın Gürcistan ve Ermenistan’ı işgal etmesi üzerine durum değişmiş ve 16 Mart 1921 Moskova, 15 Kasım 1921 Kars Antlaşmalarıyla Batum dışındaki yerler Türkiye’ye katılmış oldu. Doğu sınırından sonra bütün gücünü batıya yönelten Türkiye, İnönü Savaşlarıyla başlattığı düzenli ordu döneminin sonunda Sakarya ve Başkomutanlık meydan muharebeleriyle işgal kuvvetlerini denize dökerek mücadelenin askerî kısmını başarıyla sona erdirmiştir.

ÖNCEKİ ÜNİTE
4. Ünite
SONRAKİ ÜNİTE
6. Ünite

Güz Dönemi Dönem Sonu Sınavı
12 - 13 Ocak 2019

Üye OlŞifremi Unuttum