Osmanlı Devleti’nin son dönemine ait çok güvenilir istatistikî verilerin olmaması dönemi değerlendirmede bir eksikliktir. Osmanlı Devleti’nin son döneminde tarım, sanayi ve ulaşım sektörlerinin durumu hiç de iç açıcı bir durumda değildi. Ancak genele bakıldığı zaman özellikle Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da toprak insan ilişkilerinin feodal düzen içinde olduğunu söylemek mümkündür. Aşar Vergisi ve bu uygulamanın ortaya çıkardığı mültezimlik tarımda modernleşmeyi engellemişti. Ulaşım ve haberleşme yetersizliği çiftçinin içe dönük üretimle yetinmesine yol açmıştı. Devletin doğusunda 50 ve daha büyük dönüm toprağı işleyenler egemen iken Batı Anadolu da ise işletme büyüklükleri küçülmekte ve piyasaya yönelik üretimde artış görülmektedir. Miras yoluyla toprağın paylaşılması nedeniyle ekilebilir topraklar küçülmekteydi.

Hemen her bölgede tahıl ekimi bitkisel üretimde belirleyici durumdaydı. Ekilebilir alanların bir kısmı mera, bir kısmı da bakımsızlıktan bataklık hâldeydi. Mera alanının geniş olması hayvancılığı kolay ve yaygın hâle getirmişti. Nüfusun %80-85 “i tarım alanında çalışmakta ve geçimini sağlamaktaydı.

Devletin özellikle Saray’ın ve Ordu’nun ihtiyaçlarını karşılamak için kurduğu bir kaç fabrikadan ve ülkede yabancı sermayenin kurduğu küçük ölçekli ve az sayıda sanayi tesislerden başka sınai faaliyet yoktu.

Devlet sermayesiyle XIX. asırda kurulan tekstil ve ordu ihtiyacını karşılamaya yönelik büyük tesisler Cumhuriyet’ten sonra da faaliyetlerine devam ettiler. Ancak ülkenin her kasabasında küçük atölyelerin, sanatkârların var olduğunu, belirtmek gerekir. Ülke içinde gümrük birliği oluşması ve ulusal düzeyde pazar genişlemesi, 1873 yılında ancak mümkün olabilmiştir.

Büyük kentlerdeki az sayıda sınai faaliyetler yabancıların ya da ülkede yaşayan azınlıkların elindeydi. Müslüman Türkler, gerçek anlamda ekonomik faaliyetlerle ancak II. Meşrutiyet’ten (1908’den) sonra ilgilenmeye başlamışlardı. Hıristiyanlar askere alınmazlar bedel öderlerdi. Böylece yerleşme, iş kurma veya meslek sahibi olma zamanı bulurlardı. Oysa Müslümanlar seneler süren askerlik hizmeti veya savaşlar nedeniyle sürekli ve düzenli iş güç sahibi olma şansına sahip değillerdi. Fırsat bulanlar genellikle bakkallıkla işe başlardı.

 

Ulaşıma gelince Osmanlı Devleti’nin çağı izleyen bir sanayileşme politikası olmadığı için ulaştırma sektörünü yenileme ihtiyacı öne çıkmamıştı. Millî Mücadele’nin başladığı günlerde Anadolu’da üç ulaşım yolu vardı: Demir yolu, kara yolu, deniz yolu. Her üçü de çok ilkel ve ihtiyacı karşılamaz durumdaydı. ülke özellikle çağdaş anlamda kara yolu ve deniz yolu taşıtlarına sahip değildi. Deve, katır, at ve merkep taşımacılikta belirleyici araçlardı. Bağımsızlık Savaşı sırasında kullanılabilir tek ulaşım aracı demir yoluydu. Bunların yapımı ise yabancı sermayenin denetiminde ve kendi çıkarlarına göre olmuştur. Örneğin demir yolu hatları kurulurken hep kıyılar yani Akdeniz ve Ege tercih edilmiş ve buradaki hatlar başkent İstanbul’a bağlanmamıştır. Böylece merkezî yönetimin ülkenin tümüne ulaşması ve güçlenmesi önlenmiştir.

Ele alınan dönemde diş ticaret açığı süreklidir ve ihracatın ithalatı karşılama oranı yaklaşık %55 düzeyindedir. Dış ticaretin diğer yönüne, ithalat ve ihracatın ülkelere göre dağılımına bakıldığında, anılan dönemde siyasi gelişmelere paralel olarak ortaya çıkan ilginç bir gelişmeyle karşılaşıyoruz. 1890 yılı sonuna göre Almanya’nın gerek ithalat ve gerekse ihracat içindeki payı yaklaşık %2 civarında olduğu hâlde: 1913 yılına gelindiğinde bu oranlar büyümüş; ithalatta %17,6 ve ihracatta %8,3 düzeyine çıkmıştır. Buna karşılık İngiltere’nin payı her iki yönde de azalmış; ithalatta %50,6’dan %33,6’ya, ihracatta da %49,7’den %31,6’ya düşmüştür. Bir başka deyişle 1900-1913 yılları arasında Osmanlı dış ticareti içinde İngiltere ve Fransa’nın payları düşerken; Avusturya-Macaristan, Almanya ve İtalya’nın payları yükselmiştir.

 

Osmanlı Devleti, Batı Avrupa’da yaşanan gelişme, sanayileşme ve dışa açılma sürecini yaşamadığı için, benzer bir bankacılık sistemine ihtiyaç duymamış ve teşvik de etmemiştir. Sadece Hazinenin iç ve dış borçlanmasını kolaylaştırmak ve sürdürmek yönünde, özellikle yabancı bankaların hizmetine ihtiyaç duyulmuştur. I. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun para sistemi üç farklı para biriminden oluşuyordu. Altın ve gümüş sikkeler ile konvertibl banknotlar dolaşımdaydı. Osmanlı Bankasının çıkardığı banknotlar yardımcı para niteliğindeydi. İlk kâğıt para 1915’te tedavüle çıkmıştı.

Osmanlıların ulusal bankacılık girişimi Mithat Paşa Dönemi’nde 1863’de Ziraat Bankası ve 1868’de İstanbul Emniyet Sandığı ile başlamıştır. Mithat Paşa Niş Valiliği sırasında Ruscuk-Pirot yöresinde kurduğu “Memleket Sandığı” ile Ziraat Bankasının temelini atmıştır. Bu sandıklar bugünkü anlamda bir tarım-kredi kooperatifi olarak faaliyet göstermeye çalışmışlardır. Yaklaşık 20 yıllık bir deneyimden sonra Memleket Sandıkları, Ağustos 1888 tarihli bir Nizamname ile sermayesi 10 Milyon Osmanlı lirası olan ve merkezi İstanbul’da bulunan Ziraat Bankası’na dönüşmüştür. Bu aşamada Bankanın sadece tarım sektörüne kredi vermesi isteniyordu.

İstanbul Emniyet Sandığı, Mithat Paşa tarafından Rusçuk’ta halkın tasarruflarını toplamak ve saklamak üzere faaliyete geçirilen “Emniyet Sandığı”ndan doğmuştur. 1868 yılında Sandığın merkezi İstanbul’a taşınmıştır. Bir çeşit tasarruf bankası gibi çalışan Sandık 1984 yılında Ziraat Bankası’na katılarak faaliyetine son vermiştir.

İstiklal Savaşı başlangıçta Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin halktan topladığı ihtiyaç malzemeleri ve nakdi yardımlarla finanse edilmiştir. Zaman içinde hızla büyüyen “gönüllü milis teşkilatının iaşe, ibate ve silahlandırma” giderlerinin karşılanmasının Erzurum ve Sivas Kongrelerinde bir esasa bağlanmıştır.

Ankara’da Büyük Millet Meclisi Hükümeti kurulduktan sonra, ilk mali karar olarak, Anadolu halkının Osmanlı Hükümeti’ne ödediği vergilere el konulmuştur. Özellikle “Düyun-u Umumiye” ve Tütün Rejisi İdaresi gibi örgütlerin topladığı devlet gelirlerinin Ankara Hükümeti Hazinesine nakli sağlanmıştır. Bu aşamada, Meclis hükümetinin henüz bir devlet bütçesi yoktu. Yaşanan olağanüstü koşullar içinde gelir ve giderleri tahmin etmek mümkün değildi. Normal vatandaşlar ise zaten 1911’den beri savaş hâlinde olduğundan elinde avucunda olanı da tüketmiş durumdaydı. Bütün bunlara rağmen İslam âleminden ve Rusya’dan silah, Rusya’daki Müslümanlardan para yardımları ile İstiklal Savaşı’nın giderleri karşılanmaya çalışılmıştır.

Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığa atandıktan sonra yayımladığı “Tekalif-i Milliye Emirleri” ise Türk milletinin bağımsız yaşama azmini gerçekleştirmek üzere katlandığı fedakârlığın şahikasını; zirvesini oluşturmaktadır. İstisnasız her evin gücü ölçüsünde katkı sağladığı bu savaş aynı zamanda toplumu milletleştiren bir sürece de işaret etmektedir.

ÖNCEKİ ÜNİTE
6. Ünite
SONRAKİ ÜNİTE
8. Ünite

Güz Dönemi Dönem Sonu Sınavı
12 - 13 Ocak 2019

Üye OlŞifremi Unuttum